“Ak saçlı başını alıp eline
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!
Necip Fazıl Kısakürek
Sevgili Anneciğim,
Bu, sana yazdığım belki de ilk mektubum. Ve belki de sana ilk defa “Anneciğim!..” diye sesleniyorum. Çünkü biliyorum, sen sevmezsin öyle allı pullu kelimeleri. Şimdiye kadar ne söyledin ne de duymak istedin. Olsun ben dedim işte bir çocuk yaramazlığı ile.
Bugün çocuk olmak istedim anne. Ama sen annem olarak kal, e mi yine. Ve biraz muhabbet edelim. Ama bu sefer ben konuşacağım, belki arada beylik laflar da ederim, çok takılma e mi onlara. Bilirim o beylik lafları da sevmezsin. Tüm anneler gibi, her şeyin en güzelini, en iyisini sen bilirsin ve haklısın. Genellikle hep haklı çıktın zira.
Anne anne, söylesene bana, hep küçük kalsaydık, acımız da küçük mü kalırdı bedenimiz, yüreğimiz gibi. Ve sen öpünce o yumuk yumuk ellerimizden, mini mini dizlerimizden geçer miydi gerçekten kanayan yaralarımızın acıları. Belki yara bandı bulamazdın o zamanlar sarmak için o kanayan yaramızı da eski bir entarinin ucundan elinle kesip sarıverirdin hemencecik. Kan da gözyaşları da yavaş yavaş duruverirdi sonra. Üzüldüğünü belli etmezdin belki, ama acıyı dindirirdin kep. Tıpkı sevinçlerini de belli etmediğin gibi.
Bugün çocuk olmak istiyorum anne, yeniden yaramazlıklar yapmak, oyunlar oynamak istiyorum. Elimde avucumda olan bir tek bu bebeğe yeni elbiseler dikmek istiyorum. Kızma, senin Singer makineni kullanmayı denemeyeceğim bu sefer. İğne iplik neyime yetmiyor değil mi? Kızma eski entarileri de kesmem, hani geçenlerde amcamların getirdiği üç beş parça artık kumaş vardı ya, onlardan bir şeyler yaparım ben.
Sahi anne, sen neden bana hiç oyuncak bebek almadın? Benim çocuk olduğumu hiç fark etmedin mi ve dahi çocuk olmamı hiç mi istemedin? Ben o yüzden mi hep büyük düşündüm, hep büyükler oldu arkadaşlarım. Hatırlıyor musun ortaokulda idi sanırım, öğretmenim beni sana şikâyet etmişti: “Senin bu kız, üst sınıftan kızlarla konuşuyor.” diye. Sahi ben neden hiç çocuk olmadım ki…
“Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?
Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı
Karnında yaşıyordum kâfiydi saadetim.”
Cahit Sıtkı Tarancı
Anne, söylesene, mutluluk neden çok uzaklarda aranır hep. Aslında yanı başımızda durur iken. Bugün yeniden çocuk olsam diyorum, beraber uçurtma yapar mıyız, ne dersin? Sonra beraber kırlara çıkar koşarız peşi sıra uçurtmanın… Ve belki sen de çocuk olursun yeniden, yani aslında ilk defa. Biliyorum sen de hiç çocuk olmamışsın, bizim de hiç çocuk olmamızı istemedin, hep bu yüzden… Belki biraz çelik çömlek biraz da aşık oynadın mahallede. Hatırlıyor musun aşık oynamayı öğretecektin bana. Hangi kemikten aşık olur onu biliyorum artık, bir tek oynaması kaldı. Ne dersin oynayalım mı?..
Anne, söylesene, şimdi tekrar çocuk olsam ellerinle yani parmaklarınla saçlarımı tarar mıydın yeniden. Ve uzayınca hiç sormadan keser miydin saçlarımı? Sahi neden saçlarım hiç uzamadı benim, hiç hatırlamıyorum neredeyse. Omuzlarıma kadar gelince hep keserdin. Gücün saçlarına gitmesin diye bir şey dolanırdı dilinde, hayal meyal hatırlıyorum. Sahi o yüzden mi bu kadar güçlü olmayı başardım, bunca acıya sancıya rağmen. Hani Ahmet Kaya’nın seslendirdiği bir şarkı var ya, şimdi de çalıyor arkadan: “Yaprak döker bir yanımız/Bir yanımız bahar bahçe…” Söylesene anne, hep böyle mi olacak…
Bak ne diyeceğim sana, ben değil de Ahmet Erhan diyecek aslında, ben de hasretle öpüyorum o öptürmediğin, zar zor öptüğümüz kınalı ellerinden:
“Bırak kalsın masada ekmek
Testide su
Ayna puslu, pencere camı kirli
Bırak kalsın saçların dağınık,
Gözlerin uykulu.
Saksıdaki çiçek susuz, kedi
Yalını bekler bir köşede
Bırak kalsın meyve ağaçta,
Kırlangıç havada
Dama düşen ince yaz yağmuru…
Yoruldun artık, bütün gün
Didinip durdun
Toprak bile, gök bile, deniz bile
Bir yerde yorulur
Bırak kalsın süpürge duvarda,
Sabun kovada
Anne, gel yanıma otur.”
Menekşe Özkaya

