Önce bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Acı ama gerçek, hatta yaşanmış bir dramdır aslında. Okuyunca eminim ki, siz de hak vereceksiniz. Basın dünyasının bu kadar çok çeşitli, renkli ve zengin olmadığı 1980’li yıllarda muhafazakâr ve milliyetçi kesimin en çok takip ettiği bir gazetemiz vardı. Adı Tercüman. Tercüman, yerli ve millî düşünceye bağlı olan, mukaddesata değer veren insanlarımızın okuduğu ve en çok güvendiği bir gazeteydi. Elbette dindar insanların çıkardığı bir kaç gazete daha vardı ama onların satışı azdı. Tercüman ise tiraj olarak da çok yüksekti ve siyaset dünyasında bir hayli etkiliydi. Muvafıkı muhalifi merak ederdi: “Acaba Tercüman’da bugün ne yazıyor, hangi manşeti atmışlar? Köşe yazarları bugün hangi konuları ele almış?” Edebiyat Fakültesi’nde okuduğum sıralarda ben de bu gazetede bir yıl kadar çalıştım. 1983 yılının Eylül veya Ekim ayında şahit olduğum bir hadise beni çok şaşırtmıştı. Aslında bugün bile o hâle anlam veremiyorum ve yadırgıyorum. Hepsi de rahmete kavuşmuş olan Tarık Buğra, Ahmet Kabaklı ve Ergun Göze gibi yazarların köşe yazısı yazdığı o gazetenin mutfağında, bazı servislerinde ve teknik bölümlerinde çalışanların büyük kısmı sol düşünceye sahipti, hatta sosyalizmin savunuculuğunu yapıyorlardı. Büyük bir tezat tabii.. Bazı Marksist gazeteciler, dindarlar için gazete hazırlıyordu. Neyse… Tabii bu durum, gazetenin sayfalarına da yansıyordu ne yazık ki. Meselâ kültür sanat sayfasında, şifa niyetine bir muhafazakâr romancıya, bir dindar şaire, bir mukaddesatçı sanatkâra rastlayamazdınız. Hep Nâzım Hikmetlerin, Aziz Nesinlerin, Yaşar Kemallerin, Fakir Baykurtların haberleri vardı. Sezai Karakoç’a bile yer verilmezdi. Bu duruma üzülüyor, ama karışamıyordum. Zira kültür sanat sayfasını hazırlayan bir bayan vardı, sorumluluk ondaydı. Bir gün ona biraz da sitemkâr bir ifade ile “Tercüman, sağ kesime hitap eden bir gazete. Ama sizin hazırladığınız sayfada hiç bir sağcı sanatçı yer almıyor, niçin?” diye sormuştum da şu cevabı almıştım: “Sağda sanat yok ki… Şair olarak bir Necip Fazıl vardı, o da öldü…” Evet kelimesi kelimesine bunları söyledi. Artık gerisini varın siz hesap edin. Türkiye, nereden nereye geldi? Şükürler olsun.
Muhteva Ve Tekniği İyi Sayfalar
Bugün başta Milat ve Yenisöz olmak üzere bir çok gazetemiz, dopdolu kültür sanat sayfaları veriyor. Bu sayfalarda büyük medeniyetimizin nabzı atıyor. Toplantılar, konserler, sergiler geniş şekilde işleniyor. Az önce anlattığım hadisede olduğu gibi vesayet yok. Bir kesimi yok sayma, mahkum etme yok. Şüphesiz ki bu, hepimizin zenginliğidir. Gerçi bir iki gazetede o ‘vesayetçi katı tutum’ ve ‘dışlayıcı damar’ devam ediyor ama bunlar o kadar az ki. Basın dünyamızın ancak onda birini ancak teşkil ediyorlar. Militanca üslubun kullanıldığı o gazeteler, giderek marjinalleşiyor. Arasıra bazı sayfalarına, kitap ve sanat eklerine bakıyorum. Çok cılız, yetersiz ve soğuk. Eh siz bir ideolojiye kendinizi hapsederseniz, dünyaya gözünüzü, her şeye kulağınızı ve kalbinizi kapatırsanız olacağı budur. Bu toprağın insanlarına, tarihimizin ihtişamına ve zarafetine, irfanımızın manzarasına kapılarınızı ve pencerelerinizi kilitlerseniz ömür boyu karanlığa mahkum olursunuz. Ondan sonra da huysuzlaşır ve sizin gibi düşünmeyen herkese hakaretler etmeye başlar, toplumdan dışlanırsınız.
Cumhurbaşkanımızın Doğru Tesbitleri Ve Teşhisleri
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük olaylar sırasında kullandığı bazı kelimeler vardır. Ki, derin manaları da ihtiva eden bu kelime ve kavramlar, muhatapların üzerine tutkal gibi yapışıyor. Meselâ, hain FETÖ mensupları için “Haşhaşi” kelimesini kullandı. İlk başta bu kelimeyi ağır bulanlar bile 15 Temmuz ihanet gecesinden sonra ellerini vicdanlarına koyup “Cumhurbaşkanımız az bile söylemiş.” dediler. Sonra ağacı kullanarak, yeşili istismar ederek Gezi rezilliğine katılanlar için “Çapulcular” dedi. Bu sıfatlandırma da sökülmemecesine o militanların alnına yapıştı kaldı. Hatta daha sonra kendileri de deklare ettiler: “Biz çapulcuyuz.” Ne güzel! Demek birilerinin bu tesbiti yapması ve sıfatlarını açıklaması gerekiyordu. Bir çok vatandaşımızın işyerinin yağmalandığı ve mağdur edildiği o kızıl ve kanlı olayların simgeleşen bir şahsı, “Mesele ağaç değil, anlamadın mı?” diye mesaj atınca foyaları ortaya çıktı. Adamlar hükümetin sahip çıktığı ve milyonlarca diktiği mübarek ağaçları kullanarak darbe yapmaya kalkışmıştı. Tabii büyük bir tokat yediler, devletimiz ve halkımız tarafından püskürtüldüer. Şimdi de isimleri lâzım değil bir kaç mütekait tiyatrocunun darbe çağrısı ve tehdit dolu sözleri üzerine yine Cumhurbaşkanımız “Bunlar sanatçı değil, müsvedde!” dedi. Ne kadar doğru. Sanatla uğraşan, topluma ince duygular vermek isteyen bir kişi halkın seçtiği idarecileri darbeyle ve ölümle tehdit eder mi? O olsa olsa ‘müsvedde’ olur. Dünyanın hangi ülkesinde görülmüştür bu tür saldırgan tavırlar. Hâlbuki üç ay sonra seçim var efendiler. Kendinize güveniyorsanız seçimde başarılı olun, önce belediyeleri, sonra da merkezi hükümeti kazanın ve ülkeyi siz yönetin. Ama hayır, sizin böyle bir ümidiniz, beklentiniz, hayaliniz bile yok. Sokaktan medet umuyorsunuz. Hadi yüce milletimiz tarafından 70 yıldır muhalefete mahkum edilen partinin genel başkanı asabileşebilir, ileri geri sözler söyleyebilir. Ama siz güya sanatçısınız, aydın olma iddiasındasınız, size o lâflar hiç yakışıyor mu?
Hırçınlıkları, Güçlerini Kaybetmiş Olmalarından Kaynaklanıyor
Evet aslında bu hırçınlığın, öfkenin ve asabiyetin temelinde, kaybetmenin ruh hâli vardır. Beyler bugüne kadar her sahada egemen idiler. İş hayatında, sosyal hayatta, kültür sahasında “Dediğim dedik çaldığım düdük” havasında idiler. İktidarları sağcılar elde etse bile onlara nefes aldırmıyorlardı. Merhum şehit Başvekil Adnan Menderes’e neler yaptılar? Ya Turgut Özal’a… Bugün aynı güruhun gazeteci ve sanatçıları, 80’li yıllarda da Özal’a demediklerini bırakmamışlardı. O zaman çok daha güçlüydüler. Basının yüzde 80’ini kontrol ediyorlardı. Manşetlerinde dindar insanlara insafsızca habire saldırıyorlardı. Laikliği istismar ederek muhafazakâr halkımıza tavır alıyor, seçtiklerini hırpalıyor, aşağılıyorlardı. Ya bugün? İşte bugün ellerinde artık bu imkân yok, saldırmaya mecalleri kalmadı. Bir kaç ‘müsvedde’ kaldı ortada. Bu olaydan sonra baktım ki, peşlerine takılmış beş on eskimiş ‘ünlü’ daha vardı, o kadar. Sosyal demokratlığı benimsemiş ve hazmetmiş olanlar, bu çılgın hezeyanları desteklemediler, köksüz fikirlerine sahip çıkmadılar.
Kültür Sanat Dünyası Altın Devrini Yaşıyor
Kitap fuarları, kültür sanat faaliyetleri, ödüller, sempozyumlar, anma günleri, konserler, sergiler… Kısacası yaşanan bütün bu güzellikler, vesayetin kültür sanat alanında da bu yıl içinde bittiğini gösteriyor. Şükürler olsun ki, toplumun değerlerine bağlı olan kesimlerin de büyük vakıf ve dernekleri, adından söz ettiren ödül kurumları, ciddi anlamda çalışan belediyeleri var. Gençliğe ışık oluyorlar, topluma yön veriyorlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise bu yıl çok daha doyurucu çalışmaların içinde oldu. Cumhurbaşkanımızın 2019’u, “Göbeklitepe Yılı” ilan etmesi başta Şanlıurfa olmak üzere bölgedeki bütün şehirlerde büyük bir heyecan uyandırdı. Turizm ile birlikte ticaretin de göz kamaştırıcı şekilde gelişeceği âşikâr. Dünya çapında büyük değerlerimizle artık Devletimiz ilgileniyor. Başta Fuat Sezgin olmak üzere bir çok ilim adamına, sanatkâra, tarihçiye ve yazara samimiyetle sahip çıkıldı, çıkılıyor. Kendilerine ödüller verildi, veriliyor. Meselâ Mehmed Âkif Ersoy’a Cumhurbaşkanımızın verdiği vefa ödülü çok anlamlıydı. Geçmişte kıymeti bilinmemiş, ailesine ve çocuklarına sahip çıkılmamış bu büyük şairimize/mütefekkirimize bir bakıma Devletimizin yeniden kol kanat germesi sağlanmıştı. Artık bundan sonrası, yazarlara, yönetmenlere, bestekârlara kalmış. İstiklâl Marşı şairimiz için yeni kitaplar yazılacak, şiirlerinden besteler yapılacak ve hayatı sinema ve tiyatroya aktarılacak. Bilhassa, Âkif’in Beyoğlu Mısır Apartmanı’nda vefat ettiği dairenin müzeye çevrilmesi herkesi çok sevindirmiştir. Gecikmiş bu projeyi, herkes alkışlıyor. Geç de olsa kadirbilir anlayış egemen olmuş ve edebiyatımızın belki de en çok okunan ve sevilen ismi adına artık bir müze kurulmuştur. Darısı diğer bütün şair ve yazarlarımızın, sanatkârlarımızın başına…
Hoşgeldin 2019, Güle Güle 2018
2018 yılının son günlerini yaşıyoruz. Ülkemizde ekonomik anlamda başlayan iyileşme, önümüzdeki sene inşallah giderek artacak. Kültür sanat alanında da asla rehavete kapılmamalıyız, aksine çok çalışmalıyız. 2019 yılının çok daha canlı, hareketli, verimli ve bereketli geçmesi için herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor. Ben ümitvarım. 2019, inşallah dış politikada olduğu gibi kültür sanat sahasında ‘şahlanış yılı’ olacaktır. Yeterki bu konuları kendilerine dert edinenler, yazanlar, çizenler, üretenler arasında dayanışma ve fikir teatileri olsun. Beyin fırtınaları essin, istişare mekanizmaları ciddi manada işletilsin. Gerisi çok kolay! Aziz milletimizin, İslâm âleminin ve bütün okuyucularımızın yeni senelerini kutluyor, hayırlı uğurlu olmasını Cenab-ı Allah’tan diliyorum.
Mehmet Nuri Yardım / Milat Gazetesi, 30 Aralık 2018

