Tıraş Olmak Şuuru

Bugün ilk defa dükkânına girdiğim berber “Saçın uzamış, epeydir tıraş olmamışsın.”dedi.

Ben de kendisine “Tıraş bir adanmadır, saç bir değere bağlanmak için kesilir.”dedim.

Berber dedi ki: “Olur mu öyle şey, saç uzadığı için kesilir.”

Ben de kendisine: “Hayır, örneğin damat tıraşı, evlilik akdine riayet etmenin nişanıdır. Kişi bir aile kurduğu, eşine/helal kazanca/hanenin kutsallığına bağlandığı için tıraş olur.” dedim.

Berber “Bilmiyordum.” dedi.

Berbere dedim ki: “Eskiden AHİ gelenekte mesleğe kabul edilen çırağın saçı kesilir, şad bağlanırdı. İşte o tıraş ‘bağlanma’ demektir.”

Berber şaşırdı.

Berbere dedim ki: “ihramdan çıkmak için saç tıraşı olmak gerekir. İhramdan çıkma aşamasına geldiği halde tıraş olmadan elbise giyen kişi, ihram yasağı işlemiş olur. İşte bu tıraş ‘Ben kendimi Allah’ın emirlerine adadım.” demektir.

Berber: “Yapma ya hu!” dedi.

Berbere dedim ki: “Hz. Âdem cennetten düşünce Allah’a iltica etti, af diledi. Allah onun tevbesini kabul edince Hz. Cebrail’i gönderdi. Hz. Cebrail, Âdem’i tıraş etti ve ona cennetten lokma getirdi.”

Berber: “Vay be!..” dedi.

Berber: “O halde tıraş Hz. Cebrail mesleği imiş. Biz kutsal bir mesleğe girmişiz.” diye ekledi.

Ben de: “Zaten ‘meslek’ kelimesi ‘sülûk’ demektir. Sen mesleğinle tekkedesin.”dedim.

Berber dedi ki: “Kardaş, sen ne iş yaparsın?”

Ben de: “Bunları anlattığım için kimisi bana ‘şaman’ ve kimisi ‘kafayı cozuttu’ diyor.”dedim.

Sonra ikimiz de sustuk.

LÜTFÜ BERGEN

***

Bu hikâye, internette dolaşan pek çok hikâyeden biri. Çok önemli bir mevzua, şuurlu olmak ve adanmak mevzuuna değindiği için ben, ona yazımda yer vermek istedim.

AHİ geleneği unutulduğu ve bilinmediği için esnafımızda ve halkımızda çarşı-pazar alışverişlerinde bir kayıtsızlıktır, gidiyor.  Halbuki her işin bir kuralı vardır ve kurallar toplum düzenini sağlamak için olmazsa olmazlarımızdır.

Esnaf, halkı velinimet bilip saygıyla ve dürüstlükle hizmet edecek; halk, ihtiyaçlarını gidermek için canla başla çalışan esnafı takdir edip malını kötülemek ve bu yolla biraz daha düşük fiyata almak ucuzculuğuna düşmeyecek. Esnaf olmazsa halk ihtiyaçlarını temin edemez; müşteri olmazsa esnaf evini geçindiremez. Tam bir ‘tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan…’ sorusu. Cevap ne olursa olsun gerçek değişmez. Aslolan, herkesin karşısındakine saygı göstermesi, diğerinin yaptığı işin önemini  kavramasıdır.

 

Yukarıda tıraş çeşitleri sayılırken damat tıraşından bahsedildi. Damadın tıraş olması demek, evlilik akdine riayet etmenin, bir aileye bağlanmanın, helal kazancın kutsallığını kabul etmenin göstergesidir, dendi. Benim de aklıma çocukluğumda köy düğünlerindeki Damat Tıraşı ritüeli geldi.

 Ben Çanakkaleliyim. Çanakkale ili, Eceabat ilçesi, Küçük Anafarta Köyü’nde doğdum. Sekiz yaşından itibaren Gelibolu’da yaşasam da köy ile irtibatım hep devam etti. Çocukluğumun düğünleri üç gün üç gece sürerdi ve her günün ayrı bir seramonisi vardı. Salı akşamı başlayıp Perşembe akşamı biten düğünler de Salı düğünü, Çarşamba düğünü gibi isimler alır ve Perşembe günü yapılan damat tıraşının ardından gelin alma ve damat evine getirmeyle sona ererdi. Sonraları Cuma başlayıp Pazar sona erse de halk arasında Salı düğünü, Çarşamba düğünü isimleri Eceabat yöresinde aynen devam edegelmiştir.

Efendim, sözü çok uzatmadan sadede geleyim.  

Perşembe gününe kadar olan bütün düğünler, kadınlara yöneliktir. Kına gecesi, Çarşamba düğünü, gecesinde çerez gezme vs. hep kadınların ağırlıklı olduğu düğünlerdir. Gelin hanım bazısında ‘üçetek’, bazısında ‘bindallı’ denilen otantik ve geleneksel giysiler giyer. Başa farklı ve yöresel örtüler örtülür. Oynarlar, eğlenirler.

Perşembe düğünü ise tamamıyla erkeklere aittir. Sabahtan odun yüklü bir araba süslenir. Damadın arkadaşları ona hediye olarak bir araba odun hazırlarlar. Damat, ahretliği düğün boyunca yanında olduğu gibi bugün de yanında olmak üzere bir alana konmuş sandalyelere oturtulurlar. Takım elbisesiyle damat, tıraşa yani adanmaya hazırdır. Davullar çalar, gençler oynar, damat da tüm bunları seyrederek tıraş olur.

Damat tıraşı çok aceleye getirilmez. Kadınlar oynarken onları seyreden erkeklere mukabil, bu defa da kadınlar kenarlardan onları seyreder. Batıda pek kaç-göç olmaz, malum. Oyunlar devam eder, tıraş yavaş yavaş biter. Erkekler damadı da aralarına alarak güzelce oynarlar. Telaş etmeksizin eğlence devam eder.

Bu arada vakit öğleyi geçmiştir. Kız evinde ayrılık rüzgârları esmektedir. Gelin hanım gelinliğini giyer, kendisini uğurlamaya gelen ailenin büyüklerinin ellerini öper. Duygusal anlar yaşanır her vedada olduğu gibi. Gelinin babası, varsa ağabeyleri, dede, dayı, amca, enişte, komşu ağabeyler hep el öptürürler. Gelinin gelinliğini sürüyerek baba evinden çıkması ailesi için bir şereftir.

Sonra damadın geldiği haber edilir. Damat arkadaşları ve büyükleriyle gelir, gelini teslim alır. Kol kola girerler ve düğün evindeki bütün kalabalık peşlerinde olarak oğlan evine yani bundan sonra yaşayacakları eve gelirler. Kapıda köyün imamı dini nikâh kıyar ve ardından tekbirler eşliğinde uçuk pembe renkteki duvağı kapalı tutulan gelinin ve damadın üzerine bolluk ve bereket getireceği inancıyla buğday serpilir. Ardından kurban kesilip gelin ve damat kurban kanı üzerinden geçirilir. Artık gelin yeni evine gelmiş, gün de akşam olmuştur. Bir süre oturulur, sonra gelin hanım odasına girer. Kısa bir süre sonra da damat, arkadaşlarının yumruklarıyla gelin hanımın yanına yollanır.

Düğün bitmiş, gelin ve damat yeni kurulan yuvalarında yeni bir hayata başlamışlardır. Bu düğünlerde damat tıraşının adanmak anlamına geldiği bilinmese bile, ruhlara sinmiş olan manası hükmünü icra edecektir.

Her türlü ritüelin, seramoninin toplumu birleştiren tutkal olduğunu düşünürüm. Yüzyılların oluşturduğu âdetler, gelenekler boşuna yer etmemiştir sosyal bünyede. Bunların devem ettirilmesi birlik ve beraberliğin de devamı anlamına gelir. Ekonomik olarak zorlanan insanlar artık bu âdetleri yerine getiremiyorlar, damat meydanda tıraş olamıyor ama her damat nikâhı kıyılacağı veya düğünü yapılacağı gün berbere gidip tıraş olmaya devam ediyor.  

Evlilik evrensel bir olgu, fakat yöresel ve bölgesel özellikleri bize ait olarak kalmalı. Bunun için şuurlu hareket etmek, adanmışlık duygusunu diri tutmak, toplumsal zamk olan bu tür geleneklere sıkı sıkıya sahip çıkmak gençlerimize kültürel borcumuzdur.

Nurhayat Örencik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir