Demlikteki posayı çöp kutusuna boşalttıktan sonra dibinde kalan yaprakları elimle almayı alışkanlık haline getirmiştim. Bazen demlikte çok yaprak kalıyordu ve bunlar lavaboyu tıkar diye korkuyordum.
Bunu defalarca yapan ben, geçen gün aceleyle yine elimi demlikte gezdirirken süzgecin, başparmağımın tırnağı ile etimin arasına “cart” diye girmesiyle irkildim. Canım çok yandı. Malum, tırnakların hemen altında sinir uçları var ve acı anında beyne ulaşıyor.
Daha dikkatli olmalı değil miydim? İşgüzarlığın ne âlemi vardı, sakin sakin iş yapsaydım ya! Acele etmekle kaç saniye kazanmış olabilirdim, koca bir ömürde bu kadarcık saniyenin bana ne faydası olacaktı? Günlerce parmak acısı çekmeme değer miydi?
Hızlı hareket etmekle telaş arasındaki farkı anlamam için bunu yaşamam gerekiyordu sanırım. Hızlı hareket etmek, işin çabuk bitmesine vesiledir. Neyi nasıl yapacağınızı bilirseniz vakit kaybetmez, yapılması gerekeni en kısa sürede tamamlarsınız. Hesaplı kitaplı, düşünerek, planlayarak, fakat hızlı…
Acele ise içinde telaş barındırır. Telaş, insanı panikletir. Düşünmeden hareket etmeye sebep olur. Hareketler hesapsızlaşır ve içinde kazalar barındırır. Aceleyle yolun karşısına geçerken ters yönden gelen aracın altında kalan insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Keza park halindeki otomobili aceleyle trafiğe çıkarırken veya tam tersi park ederken aralardan çıkan çocukları görmeyip ezen çok sürücü vardır.
Öyleyse hızlı olmak ile acele etmek fiillerinin ayrı anlamlar içerdiğini bilmek, planlı ve hızlı hareket etmeye önem vermek, acele edeyim derken telaşlanıp kazalara meydan vermemek bizim düsturumuz olmalıdır.
Karıştırılan kavramlar sadece bu ikisi değildir. Gurur ve enaniyet yani bencillik de karıştırılan kavramlardandır.
Gurur derken elbette kibir manasını kastetmiyorum. Haysiyet ve onur anlamında kullanıyorum. Bu, öyle yüce bir duygudur ki insanı insan yapan, insanı insancıklardan ayıran en önemli kavramdır. Sizi kimsenin önünde küçük düşürmez, kimse tarafından kullanılmanıza izin vermez. Sizinle alay ettirmez. Sizi sözünü tutan, emin insanlar sınıfına koyar. Sizi saygın yapar. Bir makama geldiği halde o makamın ağırlığını taşıyan, makamın gerektirdiği şekilde hareket ederek makamı dahi yücelten insanlar bu sınıftandır. Her değerli şey gibi onların sayısı da maalesef çok azdır.
Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” isimli hikâyesindeki Muhsin Çelebi, işte bu tip insanlardandır. Her okuduğumda burnumun direğini sızlatan bu hikâyenin kahramanı, gururun, onur ve haysiyetin ne olduğuna pek güzel bir örnektir.
Mert, doğru, izzet-i nefis sahibi, hür, vicdanının sesine kulak veren, ölümden korkmayan, ölüm korkusuyla uğrayacağı hakaretlere boyun eğmeyen; yegâne ideali “Allah’tan başkasına secde etmemek, kula kul olmamak” olan Muhsin Çelebi, Safevî hükümdarı Şah İsmail’e elçi olarak gönderilmek istenir. Şah İsmail zalim bir hükümdardır, gururludur, fütursuzdur, riyakârdır. Gönderilecek elçiye hakaret hatta işkence edecek, belki de onu öldürecektir. Muhsin Çelebi, ona gönderilecek en doğru adamdır.
Muhsin Çelebi, bütün masrafını kendisinin karşılaması şartıyla görevi kabul eder. Ödenek kabul etmez. Malını mülkünü kaybedersin, uyarısına “ Babamdan kalan mandıram devlete feda olsun. Devletten hep alınma ya… biraz da verilir.” karşılığını verir. O dönemin en şaşaalı giysisi olan, çiftliği ve mandırasına karşılık kiraladığı pembe incili kaftanı giyer. Adamlarını şatafatlı kıyafetler, hançerler, süslü koşumlu atlarla donatır ve komşu ülkeye gider.
Aslında kendisinden önce üzerindeki kaftanın haberi gider komşu ülkeye. Herkes merak içindedir ve pembe inciyi bu güne kadar kimse görmemiş, Şah dahi sadece masallarda duymuştur. Tebriz’e varıp saraya giderler. Şah, onu küçümsediğini göstermek için yerdeki bütün minder ve seccadeleri (o dönemin mobilyalarını) kaldırtır. İster ki Osmanlı elçisi huzurunda el pençe dîvan dursun, eteklerini öpsün, korkuyla beklesin. Muhsin Çelebi bunu anlar. El etek öpmez, sırtındaki pembe incili kaftanı çıkarıp yere serer ve üzerine bağdaş kurar. Pervasızca ve bangır bangır bağırarak getirdiği mesajı iletir. İzin bile istemeden kalkıp kapıya giderken onun haşmetinden aptallaşmış biri, kaftanını unuttuğunu hatırlatır. Cevap muhteşemdir:
“ Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz bile yok… Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz! Bunu bilmiyor musunuz?”
Geri dönüp adamlarına aldıklarını hediye eden, onlardan helallik isteyen ve kaftanın akıbetini kimselere söylemeyen Muhsin Çelebi, malını mülkünü kaybeder. Üsküdar’da küçük bir bostan alır. Ömrünün sonuna kadar yetiştirdiği zerzevatı pazarda satarak ailesini geçindirir. Fakirlik ve yokluk içinde ömür geçirir fakat halinden şikâyet etmez. Pembe incili kaftanın akıbetini kimseler öğrenemez.
Hikâye kahramanı üzerinden örneklediğim gururun tersi, kibir yani enaniyettir. Bu, benlik duygusu çok güçlü olan “ham” insanların duygusudur. Küçük dağları onlar yaratmıştır âdeta. Yolda yürümeleri, insanlara sözüm ona pas vermeyişleri, özel ilgi ve alaka bekleyişleri, kendilerini özel ve seçilmiş sanmalarındandır. Toplumda pek sevilmezler. Ben, ben diyerek ömür tüketirler. Kendi anlattıklarına kendileri inanır, kendileri sözlerini tasdik ederler. Ufacık bir makama gelseler başlarını yedinci kat gökte zannederler. Ne yazıktır ki bu insancıkların sayısı pek çoktur ve bunlar makbul insan sayılmazlar.
Bir de bugünlerde neredeyse unutulan bir kavram var: Tevazu.
Bu kavram, alçakgönüllü olmak, kendini büyük görmemek, kibirlenmemek, kimseyi de küçük görmemek, gösterişsiz ve yalın olmak demektir. Günümüzün bireysel gelişim uzmanlarının en sevmediği, duymak dahi istemediği bir insan tipi. Onlar, tam tersine insanlara mağrur ve bencil olmayı, kendilerini çokça övmeyi, en en en büyük kendilerinin olduğunu, girdikleri ortamda caka satmaları gerektiğini, yaptıklarını üstüne basarak anlatmalarını, “ben” sözünü daima söylemelerini empoze ederler.
Onlara göre fert eski toplumlarda kalmıştır. Şimdi birey olma vaktidir. Bireyin hakları, istekleri ve beklentileri vardır. Bunlar zinhar karşılanmalıdır. Karşılanmazsa, birey ortalığı yıkmalıdır. Her şarta onun istekleri makes bulmalıdır. Zira birey, biriciktir. Ondan daha büyüğü yoktur.
Zavallı gençlerimiz bu pohpohlamaları dinleyerek şirazeyi dağıttı, aileler ne yapacaklarını bilemeyerek devre dışı kaldı ve birey, bir başına kaldı. Onu titretip kendine döndürecek hiçbir merciye kulak asmayarak dik başlı bir hayat sürer oldu.
Bu birey, elbette ki “tevazu” nun farkında bile olmadı. Etrafında gördüğü donanımlı, bilgili, olgun, hoşgörü sahibi, mütevazı insanları değerlendirebilecek anlayıştan yoksun olduğu için onları “pısırık “addetti. Mütevazı olmak kelimesinin anlamını bile merak etmedi.
Bir topluluğa girdiğimizde bu anlayışın ne kadar yaygın olduğunu görerek içi titremeyen var mıdır? Birey olarak yalnızlaşan, her problemini kendi çözmeye çalışan, bencil olmayı hakkı ve vazifesi gören, yalnızlığın ezici baskısı altında bunalan insan, tevazuu elbette anlayamayacaktır. Günübirlik kârlarla, yerine gelen istekleriyle mest olan insanlar, kibirlenmemeyi düstur edinmiş, mahviyetkâr insanları elbette anlamayacaktır.
Kavramlar karışınca hayatlar da karışıyor. Karışan hayatlar toplum düzenini sarsıyor. Birlik ve bütünlüğü bozuyor. Neyin ne olduğunu bilirsek, daha duru, daha düzenli, daha mutlu hayatlarımız olacaktır.
Böyle günler hep bizimle olsun.

