İlk yazısı 1967′de Yeni Ufuklar dergisinde yayımlanan yazar, Papirüs, Yeni Edebiyat, Yeni Dergi, Türk Dili, Türkiye Defteri, Milliyet Sanat, Gösteri gibi dergilerde yayımlanan yazılarıyla ünlendi. İlk öykü kitabı 1968’de yayımlandı, 1973′ten sonra ise romana yöneldi. Her Gece Bodrum romanıyla büyük başarı kazandı. Eserlerinden Bazıları: Öykü: Cumartesi Yalnızlığı, Pastırma Yazı, Dostlukların Son Günü, Bir Denizin Eteklerinde, Eski Defterde Solmuş Çiçekler, Son Yaz Akşamı. Roman: Destan Gönüller, Her Gece Bodrum, Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi, Bir Akşam Alacası, Yaşarken ve Ölürken, Ölünceye Kadar Seninim, Yalancı Şafak, Saz Caz Düğün Varyete, Hayal ve Istırap. Deneme-İnceleme: Çağdaşlık Sorunu, Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri, Düşünce ve Duyarlık, Kamelyasız Kadınlar. Anı: Annem İçin, Hatırlıyorum, Seni Çok Özledim. Şiir: Ay Işığı. Senaryo: Kırık Bir Aşk Hikâyesi. Ödülleri: 1976 Sait Faik Hikâye Armağanı Dostlukların Son Günü ile, 1977 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü Her Gece Bodrum ile, 1982 SİYAD En İyi Senaryo Ödülü Kırık Bir Aşk Hikâyesi ile.
***
Sayru Usman kitabın sonunda: “Bugüne kadar yazdıklarım hiçbir şeyi değiştiremedi. Kötülüğünü değiştiremedi ve iyilik getiremedi. Bundan sonra da getirmeyeceğini, iyileştirmeyeceğini biliyorum.” Selim İleri ise Mel’un’a ilişkin verdiği bir söyleşisinde “Benim romanlarım açısından bir dönüm noktası. Ve son nokta” dedi. Okurlarınızın yüreğine su serpecek bir yanıt alma umuduyla sormak istiyorum. “Son nokta” derken ne kastettiniz?
Sayru Usman’ın söylediklerini ne yazık ki büsbütün inkâr edemiyorum. Öz edebiyat bizde hiçbir zaman kalabalıklara ulaşmamıştır; şiir, öykü, roman, deneme, öteki yazılar, çiziler çok şey sormuş, çok şey tartışmak istemiş ama hep ikinci, üçüncü planda kalmıştır. Hele son yıllarda, kendisine dayatılanı okumakla yetinen kalabalıklar ise bir adım ötesindeki çabaları görmezden gelmiştir. Neden? Elbette birçok sebep söz konusu, başta eğitim ve öğretim, sonra çeşit çeşit siyasetin hışımları, sonra ticarileşmiş yayın dünyası. Belki bir yetenekken, Sayru da bu ortamda git git kaybolup gitmiş; galiba bunun acısıyla söyleniyor…
Benim açımdan Mel’un bir son nokta mı, tam bilemiyorum. Şimdilerde birkaç öykü tasarısı beni kışkırtıyor. Ama bugünün anlayışında yol almanın zorluğunu da hissediyorum. Kırk beş
yıl boyunca okurlara gönül borcum elbette sonsuz. Bununla birlikte bugünün tuhaf, kültür ortamına, tırnak içinde kültür ortamına yönelik bir yorgunluğu da belirtmem gerekir.
Sayru Usman, “Fikrimce biz bir ‘muamma cemiyeti’yiz. Asırlarca çözülememiş muammalarımız gibi, dünden bugüne, bugünden yarına devam edecek yeni yeni muammalarımız da olacaktır.” diyor. Toplum olmak bir hayli sancılı ve kanımca bitimsiz bir süreç. Ve bu sancı toplumu oluşturan bireyler arasında da eşit oranda paylaşılmıyor. İronik anlatımına rağmen siz Sayru Usman bu sancıdan daha fazla “nasiplenen” kişilerden. Onun bu kadar mesele etrafında bu denli savrulmasının sebebi bizim toplum olma maceramızdaki sert ve keskin savrulmalar mı?
Evet, herhâlde, saptadığınız gibi “sert ve kesin savrulmalar” Mel’un’u yazmamın kılavuzuydu. Aynı savrulmalar, yüzyıllar boyu sürmüş, sadece kılık kıyafet değiştirmiş aynı savrulmalar. Ne işe yaradığını bilmediğimiz aynı boğuşmalar. Romanı yazarken bir çizelge çıkartmaya çalışmıştım: Ağır meseleler gibi görünüp, hiç değilse iki yüzyıldan beri boyuna gevelediklerimizin çizelgesi. Başta Sabri E. Ülgener olmak üzere çok önemli bazı bilim adamlarımız bu meseleleri nice yıllar önce dile getirmişler. Ülgener’in eserlerini okuyun, gözleriniz kamaşır. Mel’un’a giden yol, bu eserlerin 1970’lerden beri okunuşuna çok şey borçlu. Gündelik siyasetle yetinildiğinde Ülgener size hiçbir şey söylemeyecektir. Ama meselelere sahici çözümler özleyenler için bu eserler birer bengisu kaynağıdır.
Bazı eleştirmenler Mel’un’un başyapıtınız olarak kabul edilebileceğini (kesinlikle diyenler de oldu) söylediler. Bu değerlendirmeler için neler söylemek istersiniz?
Biliyorsunuz, okudunuz: Sayru Usman da her yazdığını bir başyapıt sanıyor. Şimdi, Mel’un başyapıtım desem, büsbütün Sayru’laşırım. Öte yandan, incelik gösterip kitabımı övenlere de teşekkür etmek isterim. Emeğin takdir edilmesi şüphesiz mutlu kılıyor. Dilerim sularda bir çakıl taşı değildir Mel’un, kuruyunca bütün ışıltısını yitirecek.
Sayru Usman, “aşk hastalığı veremi” anlatırken aslında bugünün aşklarını da yadırgıyor. Cahide Sonku’ya duyduğu aşk, bugünün aşk tasavvurunu bir hayli aşan bir bağlanış biçimi. Sayru Usman ve Cahide Sonku aşkı özelinde Selim İleri’nin saf aşkı hatırlatmak istediğini de sezdim. Yanılıyor muyum?
Fransızların ünlü yazarı Colette, “Her aşk ayrı bir mutluluktur, sonu acı bitse bile.” diyor. İlk gençliğimde bu söz çok hoşuma giderdi. Sonra aşkın eskiyebileceğini hissettim. Aşk eskir; siz sevmeye devam edersiniz, karşınızdaki usanmıştır. Bu çok acı. Cahide Sonku, Sayru’da bir saplantı. Saf aşkı romanlardan, şiirlerden, filmlerden alımladım. Gerçek hayattaki acı verdi… Fakat yanılmıyorsunuz: Hâlâ saf aşk yüreğimde sızı.
Ömer Türkeş, Sayru Usman’ın bir Dostoyevski tiplemesi olduğu, Yeraltından Notlar’la bir tür akraba ilişkisi içinde olduğunun söylenebileceğini yazmıştı. Ben daha farklı bir akrabalığın Beşir Ayvazoğlu’nun son romanı Ateş Denizi’yle kurulabileceğini düşünüyorum. Ateş Denizi de tıpkı Mel’un gibi defterlerden oluşan bölümler biçiminde yazılmış. Onun da odağında Doğu- Batı tartışması var. Mel’un’daki gibi şahane bir tarih, sanat, edebiyat ve elbette -sizin de andığınız- dönemlerinin önemli isimleri var. Hatta Ayvazoğlu, sizin Mel’un’un 516. sayfasında andığınız “Vehbi’nin kerrakesi” sözünün nasıl ortaya çıktığını da uzun uzun anlatıyor. (Soruyu sorma cesaretim 516. sayfaya kadar yoktu ama Vehbi’nin kerrakesini de görünce…) İki romanı arka arkaya okumak benim için oldukça ilginç bir deneyim de oldu. Şu sanrıya kapılmadım değil: Acaba Selim İleri ve Beşir Ayvazoğlu romanlarını karşı karşıya oturup mu yazdılar?
Ateş Denizi çok önemli bir roman. Beşir Bey ‘roman’ demedi ama 1924’te çok önemli bir romandı. Ateş Denizi benim için bir bakıma 1924’ün devamı.
Şubat 2013’ün sonunda Mel’un’un baskıya girdiği günlerdi; Beşir Bey incelik gösterip Ateş Denizi’nin metnini verdi. Daha okumaya başlar başlamaz çok şaşırdım, sizin vurguladığınız defterler şaşırttı, aklımızı çelen ortak meseleler, dünden bugüne kaygılarımız, Doğu ve Batı meselesi, daha birçok şey. Beşir Ayvazoğlu’nun bu romana yıllardan beri emek verdiğini biliyorum ama içeriğin yapılanması konusunda en küçük bir bilgim yoktu. Onun da Mel’un’dan en küçük bir bilgisi yoktu. Söylemem gereksiz: İkimiz de kalakaldık. Yaşadığımız toplumu derinden duyumsamaya çalışanların ister istemez aynı noktaya varışları herhâlde yıllar boyu aynı kaygıların sürüklediği yer… Sizin dostça sanrınız gibi değil. Karşı karşıya oturup yazmadık. Ama ikimiz de ayrı ayrı savruluşlarla aynı yere sürüklenmişiz.
Söyleşiyi Türk Dil Kurumunun Türk Dili dergisi için gerçekleştiriyoruz. Sayru Usman sık sık dildeki arılaşma sürecini, Nurullah Ataç Bey’in “tilciklerini” hatırlatıyor. Bir yerde de, “Bay
Ataç’ı bugün kim anımsıyor? (…) Bay Ataç şimdi hepi topu iki yüz üç yüz kelimeyle geçinip gidişimizden gönenecek miydi, gönenç, kıvanç duyacak mıydı?” diyor. Ve yine Sayru Usman’ın ağzından duyduğumuz: “İmlasında bile birleşememiş bir ulusun sonu nereye varır?” sözü çok can yakıcı. Türkçenin yaşayan en büyük yazarlarından biri olarak Selim İleri, bugünün Türkçesine baktığında, “arılaşma dönemindeki” yoksulluğumuzun bile gerisine düşüldüğünü mü görüyor?
Bu soruyu ben de size sormak isterim… Türkçenin serüveni öyle sanıyorum ki başlı başına bir roman konusu olabilir. Refik Halid’in inanılmaz güzellikteki, akıcılıktaki zengin Türkçesini hatırlatmaya çalıştığınızda Refik Halid kim diye soruyorlar. Kimileri Refik Halid’i günümüzün tanınmış bir köşe yazarı sanıyor; neyse, yine de bir ‘yazar’ sanıyor. Çünkü siyaset adamı, milletvekili, bakan sananlar da var. Refik Halid yalnızca büyük bir anlatım ustası değildi, aynı zamanda Türkçenin estetiğini gözler önüne sermiş yazardı. Romanda hafif konuları işlediği öne sürülmüştür ama, ondaki ‘anlatma’ gücü üzerinde pek durulmamıştır.
Dilde siyasi kutuplaşmaların sonucu bugünkü yavan Türkçeye sürüklenildi. Eski kelimeler, yeni sözcükler derken geriye pek bir şey bırakılmadı. Mel’un ne demek diye soruyorlar, hemen arkasından “Bir Us Yarılması” ne demek diye de soruyorlar. Elden ne gelir, ne yapmak gerekir, uçlarda aşırılarda ama Ataç büyük bir dil ustası. Yanı başında, yine uçlarda, aşırılarda ama Samiha Ayverdi de büyük bir dil ustası. Buradan, onlardan bir senteze gidilemez miydi?
Sayru Usman’ın karşıtı bir yazgıya sahip Selim İleri “Okur beni hep korudu. Korumasaydı ne olurdu? Bu endişe bende hep oldu, şu anda da var.” diyor. “Koruma” ve “endişe” sözcükleriyle tam olarak ne anlatmak istediniz?
Yolun başındayken kavak yelleri esiyordu; önümü görmeksizin yazar olmak sevdasına düşmüştüm. Yarın nasıl geçinecektin, umurumda bile değildi. Öylece yıllar geçti, kırk altı yıl geçti. Evet, okurlar beni korudu. Korumasaydı?.. Geçmişe dönüp baktıkça bu endişe! Yolum ne olabilirdi?
Sayru Usman bir yerde, Sait Faik’in, “İstediğin kadar iç, ama sarı defterini yanından ayırma, aklına bir şey gelirse hemen yazarsın.” sözünü aktarıyor. Selim İleri roman yazarken nasıl çalışır? Çünkü haftada gazete ve kitap eki için üç yazı yazan bir yazar olmanın yanı sıra 581 sayfalık muhteşem bir roman da yazabiliyorsunuz. Bu verimi nasıl sağlıyorsunuz? Mel’un ne kadar bir süre içinde yazıldı?
Mel’un kesintisiz bir çalışmayla iki buçuk yıl sürdü. Hemen her gün yazıyordum. Fakat başlangıcı daha eskilerdedir. Bir Us Yarılması’na yol açan meseleler uzun yıllardan beri beni tedirgin etti. Bir bakıma o yılların da birikimi söz konusu.
Sabahları çalışırım genellikle; eskiden geceleyin çalışırdım. Bazen şimdi de gece çalışıyorum ama çok seyrek. Akşama doğru bir rehavettir çöküyor. Hatta hiç seyretmezken televizyon seyrettiğim oluyor. Geçen zamanla birlikte çok şey değişiyor, galiba yorgunluklar artıyor, bir dermansızlık yakanıza yapışıyor. Sonra, bugünkü ortama kırgınlıklar da duyduğunuz oluyor…
Çok değerli bir romancımız, “Biz, Batı’da Doğulu, Doğu’da Batılı olmaya yazgılıyız.” demişti. Sayru Usman, Jülide annesine sarılmaya çalışırken onun tarafından itilir; soğan, kapuska, yeşil sabun kokan Havva annesi ona sarılmaya çalışırken ise bir tür uçurum boşluğu hissi yaşıyor. Bu derin yarılma sizce hâlâ toplumun canını bu denli acıtıyor mu?
“Bu derin yarılma” bence bugün de sürüyor ve can yakıyor. Romanı handiyse bu yüzden yazdım. Senteze gitmemekte bu denli inatçı tutumumuz, öyle sanıyorum ki, daha epey zaman can yakacak. Doğu da Batı da bize bunca yakınken, siyahla beyaz kutuplaşmasını yeğlediğimizi düşünüyorum. Yağmur Akşamları’ndaki “Şark ve Garp: Ne Şark Ne Garp”ı yazarken Tanpınar’ın sancısını, sentez arayışta yapayalnız kalışını dile getirmeye çalışmıştım.
Günümüzde bir şeyler değişmiş gibi görünüyor. Hiç değilse, Doğu ve Batı için düşüncelerimizi daha açık seçik söyleyebiliyoruz. Hiç değilse birbirimizi anlamaya kavramaya çalışıyoruz. Fakat yeterli mi? Sonra Doğu da Batı’dan ne anladığımız da bence puslu. Ne var ki büsbütün umutsuz değilim: Birçok acıdan, sarsılıştan sonra senteze gidilecektir. Birbirimizi yitirmediğimiz sürece çıkış yolu bulunacaktır.
Sayru Usman, ruhu kadar aklı da üşüyen bir kahraman. Bir yerde, “Ömür boyu ruh gurbetinde yaşadım.” derken bir başka yerde ise: “Akıl ayazında donuyorum.” diyor. Bir kahraman için bu kadar yük biraz fazla değil mi?
Bence fazla değil. O “yük”ü duyduğunuz, taşıdığınız için sormadınız mı bu soruyu? Birbirimizi -ne yazık ki- yitirmek üzere kurduğumuz okuryazarlık düzenimiz bir akıl ayazı değil mi?
Mel’un, tiyatro, şiir gibi anlatı biçimlerini de bünyesinde barındırıyor. Ama ben, o nefis haikuları anımsatmak istiyorum zira Roland Barthes: “Haiku Batı’ya kendi yazınının vermeye yanaşmadığı haklar, binbir zorlukla verdiği kolaylıklar getirir gibidir. Boş, kısa, sıradan olmak hakkınızdır der haiku.” diyor. Sanırım haikular size de Mel’un’u yazarken Barthes’ın işaret ettiği kolaylıkları sağladı?
Geçenlerde Atilla Birkiye, Mel’un’u okuduktan sonra, Roland Barthes’ın sizin de andığınız sözünü, tespitini söyledi. Bendeki haiku’lar nefis mi, sizin hoş görülü övgünüz mü, bilemem; fakat Roland Barthes’ın söylediklerinden habersizdim. Sayru Usman’ın haiku tutkusunu bana esinlendiren Orhan Veli’nin bu yoldaki derin çabası oldu.
George Eliot -ki Sayru Usman onu da anıyor- “Sanat, hayata en yakın şeydir; deneyimi artırmanın ve çağdaşlarımızla iletişimimizi kendi kişisel çıkarlarımız ötesinde genişletmenin bir yöntemidir.” diyor. Sayru Usman, us yarılmasını en çok sanat ve hayat meselesini gündeme alırken hissediyor ve: “Galiba artık yaşamla eser birbirine karışıyor. Hangisinin yaşantı, hangisinin yapıntı olduğunu bilmiyorum. Hangisini yaşadım, hangisini okudum, seyrettim yahut yazdım, meçhul.” diyor. Eliot’un sözlerine rağmen ben edebiyat ve sanatın Sayru Usman’ı daha fazla sakatladığına, onu daha hülyalı bir adam yaptığına inanıyorum. Yanılıyor muyum?
Sayru Usman yazmak tutkusuyla bir ömür boyu yanıp tutuşmuş. Şunları şunları yazdım diyor ama sahiden yazmış mı; elimizdeki metin dışında, yani Mel’un’daki günceler dışında bir şey yazmış mı? Sayru Usman’ı belirlemeye çalışırken epey duraksamalardan geçtim. Sonunda Usundaki yarılmayı bir ölçüt saydım. Bir söylediğini birkaç sayfa sonra inkâr eden bu adam okuduklarından da elbette sakatlanacaktı. Dahası, okuduklarını özümseyebiliyor muydu, o da bence pek belli değil. Söz gelimi Muhsin Ertuğrul meselesi: Birtakım olumsuz eleştiriler yöneltiyor Muhsin Ertuğrul’a; “Siz de mi öyle düşünüyorsunuz?” diyenler oldu. Romanın içinde Muhsin Ertuğrul yani roman kişisi Muhsin Ertuğrul, Sayru Usman’ın sanrılarındaki kişi. Onu gerçeklikteki ile karıştırmamak gerekir kanısındayım.
Eliot’ın söylediklerine gelince, ben elbette katılıyorum, sanat birleştiricidir. Mel’un’un tartışmaya açmak istediği de zaten bir türlü birleşemeyişlerimizin sebepleri değil mi? Hatta, Sayru’yu cinnete sürükleyen de bu, bir türlü birleşemeyişlerimiz değil mi?
Usu yarılmış, sayrı bir kahraman olan Sayru Usman’ın dediklerinin hükmü, bağlayıcılığı ne düzeydedir? Selim İleri bu kahramana ve söylediklerine karşı nasıl bir sorumluluk duyuyor?
Kahramana sorumluluk duymak zorundayım, ben var etmeye çalıştım. Söylediklerimi ise diyalektik bir anlayışla belirlemek istedim. Ne söylüyorsam tam karşıtını da söylüyor. Bileşimi okura bıraktım. Ne söylüyor bu adam, ne söylediği anlaşılmıyor diyenler çıktı. Romanın çok zor okunduğunu da söyleyenler… Günümüzün çok satarlara düşkün okuru için yazmadım Mel’un’u; böylesi okurlardan uzak durmaya çalışıyorum.
Andre Gide de, “İyi duygularla sıkıcı edebiyat yapılır.” demişti ki Sayru Usman da kini, yenilgisi, öfkesi hep diri kalan bir kahraman. Roman, ritmini en çok onun bu çalkantılı kişiliğinden alıyor sanırım. “İyi duygu” ve “sıkıcı edebiyat” bağlamında neler söylemek istersiniz?
“İyi duygular” bazen eşsiz bir edebiyata da yol açar: Büyük merhametiyle ve hep iyicil duygularıyla Sait Faik eşsiz bir edebiyata yol açmıştır.
Mel’un’un Sayru’suna gelince, Doğan Hızlan’ın yorumuna elbette katılıyorum. Sayru’nun kalbinden geçen öfkeler, kötülükler, kinler hep iyicil bir paradoks gibi görünüyor ama öyle.
“Kıymetlerin kıymetini bilmeyiş bizim cemiyete mahsustur. (Abdülhak) Hamid’in bugün tamamıyla unutulmuş olması kıymet bilmeyişimize iyi bir örnek.” diyor Sayru ama bu durumun sağaltıcı bir tarafı da var onun için. Çünkü bugün değeri bilinen yarın unutuluyorsa, bugün değeri bilinmeyen yarın hatırlanabilir. Ama günümüzün yayıncılık ortamına baktığımızda Sayru Usmanlarla karşılaşmak sanırım biraz zor. Çünkü her türlü kitap artık yayıncı bulabiliyor. Edebiyatta “değeri bilinmeme” duygusunun çok çabuk eskiyeceğine inanıyorum. Belki de siz de “yayıncılık ortamı var” “edebiyat ortamı yok” derken bunu kastetmiştiniz?
Az önce iyilik-iyilik dedim ama, şimdi iyimserlikten uzaklaşarak bir kötümserlik dile getireceğim, kendi, kişisel kötümserliğimi. Ben ne yazık ki kaygılıyım: Bugünkü yayın ortamı kötüyü öne çıkartmanın orta hâlli okurdan para kazanmak için iyi bir fırsat olduğunu fark ettim, yirmi-yirmi beş yıllık, çeyrek asırlık bir deneyimin sonunda. Bu deneyim öyle “çok çabuk” eskimeyecek; nice nice eserlere, emeklere ticari kazançlar uğruna bol bol ölü toprağı serpilecek.
Selim İleri, okurlarına son söz bağlamında ne söylemek ister?
Size, sorularınıza, övgülerinize teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmayan okurlara gönül borcu duyduğumu bir kez daha söylemek isterim.
***
Söyleşi: Mehmet Öztunç / Türk Edebiyatı Genç Sanat Dergisi

