Zaman ve Saat İlişkisi

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ne İçindeyim Zamanın şiirinde şöyle der:

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpâre, geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında.

 

Zaman nedir?

Şairin hem içinde hem de dışında olamadığı “zaman” ne menem bir şeydir acaba?

Biz zamanı gerçekten anlayıp gereğini yerine getirebiliyor muyuz?

Zaman satın alınabilen bir meta mıdır? Aramakla bulunur mu? Kaybedilir mi? Kaybettikten sonra bulmak mümkün mü? Bulamıyorsak kaybetmemek esas mıdır?

Zihnim bu sorularla dopdolu.

Bir mirasyedi rahatlığıyla, bozuk para gibi harcadığımız zaman konusunu irdelemeye başlayınca saatler hakkında ve edebiyatta zaman mefhumunu en çok işleyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın saat konusundaki düşünceleri hakkında biraz araştırma yapmam gerekti.

İnsanoğlu ezelden beri zaman kavramıyla uğraşmış, çeşitli cisimler vasıtasıyla zamanı anlamaya ve hesaplamaya çalışmıştır. Başlangıçta insanlara yağmurun, karın, sıcak ve soğuğun zamanını bilmek yeterken daha sonra hayatlarını “hasat zamanı, göç zamanı, sürülerin doğurma zamanı, barınma zamanı…” gibi dilimlere ayırdıkları bir gerçektir.

Gittikçe daha ayrıntılı zaman birimlerine ihtiyaç duyan insanoğlu, yılı aylara ve haftalara bölmeye başladı. Zamanın ilerlediğinin en belirgin özelliği olan gün, güneşin doğmasıyla başlıyor ve çalışma süresini kaplıyordu. Gün boyu çalışan insan, gün batımından sonra hayatını ertesi sabaha kadar âdetâ askıya alıyordu. Ta ki geceyi gündüze benzer kılmak isteyinceye kadar…

İnsanlar zaman birimlerini parçalara böldükçe, hep daha küçüğüne ihtiyaç duymuşlardır. Tıpkı atom gibi.

Âlimler yıllar önce atom için “Maddenin en küçük ve bölünemez parçasıdır.”demişlerdi. Bugün atomun üç ana maddeden: elektron, proton ve nötron denilen çekirdekten oluştuğunu ve hatta bu temel yapıların da kuark gibi daha küçük parçacıklardan oluştuğunu biliyoruz.

İşte atomun bölümleri gibi, zamanın da bölümlere ayrılmasını isteyen insanoğlu önce takvimi icat etmiş, yılı mevsimlere, aylara ve günlere bölmüştür.

Yılı da günü de birimlere bölen Sümerler olmuştur. Ayrıca zamanı ölçen ilk devlet de Sümerlerdir. Mısırlılarla devam eden bu çabalar, Yunanlılar ve Romalılarla iyice gelişmiştir.

Saat sisteminin gelişmesi tamamen dinî sebepler yüzündendir. Mısır dilinde saat anlamına gelen “wnwt”, aynı zamanda rahiplerin yaptığı dinî görev anlamına geliyordu. Gündüz saatleri, Güneş Tanrısı Ra’nın ilerleyişine göre ölçülüyordu ve rahipler güneşin yolunu izlemek için değişik şekillerde yapılmış güneş saatleri kullanıyorlardı.

1. Ö. 3500’lerde yapılmaya başlanan ilk zaman ölçme aracı olan obeliskler, aynı zamanda ilk tarla parselasyonunda da kullanılıyordu.

Güneşin gökteki durumuna göre zaman hesabı yapılırken Gronom adı verilen bir kazığın toprağa çakılması ve gölgesinin durumuna göre günün zaman dilimlerini bulmaya çalışmak yanında Mısırlılar geceleri de zamanı ölçmek için su saatini buldular.

14.yüzyılda kum saati bulundu.

15. yüzyıl ortalarında zemberekli motor icat edildi. 1509’da Alman saat yapımcıları “Nürmberg Yumurtaları” adı verilen saati yaptılar. Bu saat, cep saatlerinin atasıdır.

1839’da elektrikli saatler yapıldı. Ateş saati, mekanik saat, atom saatleri gibi isimler adı altında başlıkları açılan saatler; kol saati, duvar saati, masa saati, atom saati, kum saati, güneş saati, elektrikli saat, köstekli saat gibi değişik çeşitlerle çeşitlendirildi.

Kol saatleri mekanik saatlerle başladı. Mekanik saat, 1952 yılında pilli saatler çıkıncaya kadar dedelerimizin, babalarımızın kullandığı pilsiz saatlerdir. Bunlar ikiye ayrılır:

1. Otomatik kurgulu saat (pilsiz olup hareket enerjisiyle dolar)

2. Kurmalı saat (pilsiz olup kurma kolundan kurulur )

Sonrasında Quartz saat dediğimiz pilli saatler, Kinetik enerjiyle çalışan (hem pilli hem mekanik ) saat ve en son olarak da ecodrive denilen ışık enerjili saatler kullanılır oldu.

Bunlara su almayan ve kullanıcının nerede olduğunu belirleyen saatleri de ilave edebiliriz.

50-60 yıl içinde teknolojideki ilerleyişin hızı insanın başını döndürüyor.

Tabii saatler hakkında bu kadar bilgiyi vermek değildi muradımız. Biz zamanı ölçen bu aletin yolculuk serüvenini özetledik, şimdi “zaman“ kavramımıza geri dönelim.

Zaman, eskilerin “mâzi, hâl ve istikbal” dedikleri “dün, bugün ve yarın”dan ibarettir. Dün, geçmiştir. İstikbal, muhaldir yani belirsizdir. Gelip gelmeyeceğini bilemeyiz, ölümlüyüz. Elimizde kala kala bir “ân” kalıyor. Şimdi, şu anda içinde bulunduğumuz zaman dilimi. Tek zamanımız bu.

Kazanacaksak ân’da kazanacağız, kaybedeceksek ân’ı yani zamanı kaybedeceğiz.

Peki kaybettiğimiz ân’ı yani zaman’ı bir daha kazanabilecek miyiz?

Asla! Zira gidenler gelmiyor. Zaman da gittiyse, boşuna geçirdiysek, boş şeylerle tükettiysek, yazımın başında söylediğim şekilde “bozuk para gibi harcadıysak” geçmiş olsun.

Ya kazananlar? Kaybetmek şöyle dursun, kıymetini bilip saniyesini boşa geçirmeyenler? İşte onlar büyük bir kazançtalar.

Onlar, en kıymetli olanın kadrini, değerini bilerek hesaplı kitaplı yaşamış akıllı kişiler. Onlar daima birkaç adım önden gidip “önden giden atlılar” dediğimiz grup. Öncüler.

Onlar, bizim ibret ve örnek alacağımız fikir ve aksiyon adamları. Topluma “rolmodel”, “idol” olabilecek örnekler.

Ne yapılmalı? Herkes örnek bir hayatı yaşamayı beceremez, örnek insan, zamane tabirle “idol” olamaz. Yapılacak iş, onları “yolumuzu aydınlatan kandiller” haline getirmektir. Çalışarak, bir anlarını boş geçirmeyerek büyük işler başaran insanlar gibi olabilmek için ZAMAN PLANLAMASI yapmalıyız. Değerini bilerek, şuuruna vararak yaptığımız her iş, bize başarı olarak geri dönecektir. Allah gayret gösteren kulunun gösterdiği en küçük çabayı bile en güzel değerlendirendir. Biz yeter ki planlı programlı olalım.

Tarih boyunca zamanı anlamaya, anlamlandırmaya, değerlendirmeye çalışan insanlar boşuna mı uğraştılar? Bize böyle güzel zaman dilimleri hazırlayarak sundular ki en değerlinin, zamanın, ân’ın kıymetini bilelim. Bildikçe sıradan hayatlarımızı kıymetlendirelim.

Kaybedilen her şey bir gün tekrar elde edilebilir. Mal, mülk, para, her şeyi çalışıp çabalayarak yeniden elde edebiliriz; zaman hariç. Onun için hangi bedeli ödemek isterseniz isteyin asla bir daha elde edemezsiniz. Elinizdeyken kıymetini bildiniz, bildiniz. Yoksa, gitti gider.

Sözümü, büyük edebiyat adamı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanından bir bölümle bitirmek isterim. Roman kahramanı Muvakkit Nuri Efendi’ye saat hakkındaki düşüncelerini şöyle söyletir:

“Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzre yarattı, insan da saati kendine benzer icat etti.” “İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur! “

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!”

“Maden, kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir. Salâh, iyilik Hakk’ın bize lûtufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”

Eşref Saati ve Ölüm Saati konularını daha başka bir yazıma bırakıyor, sizi zamanın yaratıcısına emanet ediyorum.

Nurhayat Örencik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir